19 Ekim 2012

American Horror Story (2011- )


Birkaç gün önce 2. sezon açılışını yapan American Horror Story klasik perili ev hikayelerinden biri gibi dursa da, korku filmi klişelerinin çoğunu bünyesinde barındırsa da, izlemeye başladığınızda feci saran bir dizi.Yalnız dizinin yetişkinlere hitap eden sahneler içerdiğini baştan belirtip, +18 uyarısı veriyorum.Sonra 'vay ben duymadım, vay beni ikaz etmediler' demeyin.

İlk sezonunda Harmon çifti başrolde yer alıyor.Vivien ve Ben Harmon'ın ilişkileri çıkmaza girince çareyi bulundukları yerden uzaklaşmakta buluyorlar ve 'perili' diye tabir ettiğimiz, gayet makul bir fiyata satılan muhteşem bir evi satın alıyorlar.Fakat bu ev hiç de öyle sandıkları gibi huzuru bulabilecekleri, mutlu mesut yaşayıp gidecekleri bir 'yuva' olmayacaktır.

Her bölümün başında evin karanlık geçmişine uzanıyoruz.Çok eski yıllarda kullanılmaya başlayan bu evde sayısız cinayet işlenmiş.Her gün yeni bir hayaletle tanışıyoruz.Daha önce belirttiğim gibi korku filmi klişelerini barındırıyor fakat ilgi çekici bir konusunun ve iyi bir işlenişinin olduğunu söylemeliyim.Korku/gerilim hayranlarının kaçırmaması gereken bir dizi.Her bölüm 45 dakikadan oluşuyor.İki bölüm izleseniz bir korku/gerilim filmi izlemiş gibi olacaksınız yani.


İkinci sezon açılışını ise birkaç gün önce yaptı.İlk sezondan bağımsız.Bazı oyuncular aynı.Özellikle 'Tate' karakterinin ciddi bir hayran kitlesi var, biliyorum.Merak etmeyin bu sezon da kendisini hayranlıkla izlemeye devam edebilirsiniz; fakat bu sefer bambaşka bir karakter kendisi.


İlk sezondan aşina olduğumuz karakterler bambaşka rollerde yer alıyorlar bu sezon.Çünkü dediğim gibi konu değişmiş, adeta yeni bir dizi başlamış.İlk sezonu izlemeyenler de bu sezonu izleyebilirler keyifle.

Bu sezon, Harmon çiftine elveda dedik ve perili evimizden uzaklaşıp, bir akıl hastanesine uzanıyoruz.60'lı yıllarda azılı suçluların kapatıldığı bu akıl hastanesine günümüzde yapılan bir ziyaretle başlıyor ikinci sezon.Yine bugüne ait olaylar olacak ve zamanda geri dönüşlerle bu kez 60'lı yılları ziyaret edeceğiz.

Dizinin ilk sezondaki karanlık atmosferi bu yıl da tam gaz devam ediyor.Hatta bu sefer daha ürkütücü ve daha  gizemli olacağının sinyallerini aldım ben ilk bölüm sonrası.Yeni bölümleri merakla beklemekteyim kısacası.İlk sezonu izleyen takipçiler, mutlaka kaçırmayacaktır bu sezonu; ama benim bu yazıyı yazmamdaki esas amaç ikinci sezonun konu itibariyle bağımsız olduğunu ve herkesin izleyebileceğini belirtmekti.Çünkü bu dizi ortalama bir korku filminden çok daha fazlasını vaad ediyor.Benden söylemesi...

İyi seyirler.

10 Ekim 2012

Zelig


Yapım: 1983 / ABD
Imdb Puanı: 7.7
Tür:Fantastik,komedi
Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Woody Allen, Mia Farrow

Zelig... Doktorunun deyimiyle o bir ''insan bukalemun''.



Leonard Zelig (Woody Allen), etrafındakilerden biri gibi olabilmek, onlara uyum sağlayabilmek, kendini güvende hissedebilmek dahası sevilmek için etrafındakilerin görünümüne bürünen bir adam.Karakter olarak onlara benzemeye çalışmaktan söz etmiyorum.Tam anlamıyla yanındaki kişinin görünümüne bürünüyor.Bir zencinin yanında zenci, şişman birinin yanında şişman, bir doktorun yanında doktor oluyor.Dolayısıyla doktorlar için üzerinde araştırmalar yapılabilecek mükemmel bir denek konumunda.


Ona tıbbi bir vaka gözüyle bakan diğer doktorların aksine Dr.Eudora Fletcher (Mia Farrow), Zelig'i bir 'insan' olarak umursayan tek kişi.Onu alıp, şehirden uzak kır evine götürüyor.Böylece toplumdan uzak, nötr bir ortam oluşturarak, Zelig'in kendi benliğini bulmasını sağlayabilecektir. İlk zamanlar alanında tanınan bir doktor olabilmek, isim yapmak gibi amaçlarla tedavi etmeye başladığı Zelig ile aralarında zamanla kuvvetli bir bağ oluşuyor.Bu süreçte ise zaman zaman düşündüren, kimi zaman güldüren hatta kahkaha attıran absürd olaylar yaşanıyor.

Zelig, bana Kafka'nın böceğe dönüşen Gregor Samsa'sını anımsattı.Fakat Kafka'nın Dönüşüm'ünde topluma yabancılaşma söz konusuyken, Allen'ın dönüşümünde topluma uyum sağlama söz konusu.En azından Zelig'in amacı bu.Aradaki bu farklılığa rağmen bir Kafka göndermesi olduğu bariz.Hatta biraz daha abartıp Kafkaesk bir yapım olduğunu bile söyleyebilirim.

Belgesel olarak hazırlanan film ile baştan sona aşina olduğumuz belgesel prensiplerine bağlı kalarak 1920'li yıllara uzanıyoruz.Hayali karakterimiz Zelig'in hayatını anlattığı için elbette 'kurmaca belgesel' ifadesini kullanmak daha doğru olacaktır.


Böylesine absürd bir karakteri işleyen Woody Allen'ın, dehasını 70 dakikalık bir filmde bile konuşturduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.Mizah anlayışını tam anlamıyla yansıtıyor bu filmde.İşlediği dönemin olaylarına, karakterlerine de bu özgün mizah anlayışıyla değinmeyi ihmal etmeyen Allen, bununla yetinmeyip yerinde yaptığı hicivlerle inceden dokunup geçiyor tüm bunlara.Mesaj kaygısı gütmeden, mesaj veriyor; düşündürmeyi de ihmal etmiyor ve bunları yaparken asla göze batan açıklar vermiyor.Hem güldürüyor hem düşündürüyor kısacası; fakat daha çok düşündürüyor.

Allen sinemasını her zaman bazı kriterlere dayanarak tavsiye etmişimdir, yine tekrarlayacağım.Eğer sadece vakit öldürmeyi amaçlamıyorsanız, şöyle oturup hem güzel vakit geçireyim, hem de biraz zihnimi çalıştırayım diyorsanız Allen filmlerini; fakat özellikle ''Zelig'' i tavsiye ederim.Ayrıca psikologların/psikiyatrların, psikolojiyle ilgilenenlerin mutlaka ama mutlaka izlemesi gereken bir yapım ve tabii ki sinemanın dahi çocuğu Allen hayranlarının...

İyi seyirler.

15 Eylül 2012

Chandler'ı özlediniz mi? Öyleyse ''Go On''!


Pilot bölümü ağustos ayında yayınlanan Go On dizisinin başrolünde Friendsseverlerin aşina olduğu bir isim, Matthew Perry -Chandler- yer alıyor.Dizinin ikinci bölümü de geçtiğimiz günlerde online dizi izleme sitelerinde yerini almış bulunmakta.İki bölümü izledikten sonra sıcağı sıcağına izlenimlerimi aktarıyorum:

Ryan, bir ay önce eşini kaybetmiş bir spor spikeri.Kısa bir süre işinden uzak kalmasının ardından, kendini işe dönmeye hazır hisseder; ancak patronu aynı fikirde değildir.Ryan'ın psikolojik destek alması gerektiğini düşünerek 10 seanslık destek grubuna katılmasını işe dönmesi için ön koşul olarak sunar.


Friends hayranlarının severek izleyeceğini düşündüğüm bir yapım.Biliyorum ki, Friends'i seven gerçekten seviyor.Yıllar önce izleyip bitirenler diziden kopamayıp tekrar tekrar eski bölümleri izliyor.Dolayısıyla Friends oyuncularının yer aldıkları yeni projeleri de takip ediyorlar.''Eski bir dost''u yeniden görmek gibi mutluluk veren bir şey bu.

Konusunu düşündüğümüzde bu diziden en fazla 2 sezonluk malzeme çıkar gibi geliyor bana.Öyle bile olsa keyifle izleyeceğimizden eminim.Zaten bu diziye bağlanmanızı sağlayacak olan şey konusu değil, karakterler olacak.Eğlenceli bir kadro olmuş.Daha ilk bölümlerde hissedebileceğiniz güzel bir uyum var aralarında.


Ryan, Chandler'dan farklı bir karakter.Her ne kadar yaşam tarzları farklı da olsa, espri anlayışlarının aynı olduğunu söyleyebilirim.Fakat Matthew Perry, Chandler'a sığınıp bunun ekmeğini yiyecek gibi görünmüyor asla.Bu karakteri geliştirirken sadece Chandler'ın espri anlayışını almış.İlerleyen bölümlerle Ryan'ın farklı farklı yönlerini göreceğimizi düşünüyorum.Ekibin geri kalanı da çok iyi seçilmiş.İlk bölüm itibariyle ısınacaksınız karakterlere.Ayrıca dizi salt komediye dayanmıyor, arada hüzünlenebileceğimizin de sinyallerini alıyoruz.E, daha ne olsun değil mi ama?

'Ufak' bir isteğimi dile getirerek sonlandıracağım yazımı: ''Friends yeniden çekilsin, lütfeeeeeeen!!''

6 Eylül 2012

La Mariée Était en Noir / Siyah Giyen Gelin


Imdb puanı: 7.3
Yapım: 1968 / Fransa
Tür: Psikolojik / Dram / Gizem / Suç
Yönetmen: François Truffaut
Oyuncular: Jeanne Moreau, Michel Bouquet, Michael Lonsdale, Charles Denner, Jean-Claud Brialy

Öncelikle filmin, Alfred Hitchcock'un da zaman zaman kitaplarından etkilendiği bir yazar olan William Irish'in ''The Bride Wore Black'' isimli kitaptan uyarlama olduğunu belirteyim.Sonra da gelelim konusuna:

Julie Kohler'in kocası David, düğün günlerinde kilise önünde bir kaza kurşunu ile ölüyor.Bu olay üzerine intikam yemini eden Julie, bu kazadan sorumlu olan 5 adamı teker teker öldürmeye başlıyor.Konu bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı değil mi? Evet, doğru tahmin ettiniz: Kill Bill. Kill Bill'in wikipedia açıklamasına dikkat: ''Ayrıca filmin yaratıcı ve özgün senaryosu Rezervuar Köpekleri adlı filmle çıkış yakalayan Tarantino'nun ününe ün katmıştır.'' Sen beni güldürdün allah da seni güldürsün wikipedia.

Tarantino
bariz olarak etkilenmiş bu filmden. İntikam temalı her iki filmde de düğün günü eşi öldürülen iki 'gelin' yer alıyor.Tarantino'nun gelini fiziksel olarak oldukça eğitimli.Kurbanlarını da bu gücüne dayanarak alt ediyor.Yani Kill Bill'de aksiyonun ağırlıklı olduğunu görebiliriz.Truffaut'nun gelini ise kurbanlarıyla kısa süreli de olsa yakınlık kuruyor.Güvenlerini kazandıktan sonra klasik bir seri katilin kullandığı yöntemlerle intikamını alıyor.Yani bu filmin de psikolojik yönünün ağır bastığını söylemek mümkün.


Bazı sahneler ise oldukça tanıdık gelecek.Kill Bill'deki ''Death List Five''(Beş Kişilik Ölüm Listesi) bu filmden birebir olarak alınan kısımlardan.Uçak sahnesi de yine benzer sahnelerden biri.

İki filmin karşılaştırmasını bir kenara bırakıp, filme yeniden dönelim.Ufak tefek senaryo eksikliklerinin mevcut olduğunu söyleyebiliriz; çünkü Julie'nin bu 5 adamı nasıl teşhis ettiği ve onlara nasıl ulaştığı havada kalan bir ayrıntı olmuş.Tıpkı Kill Bill'de olduğu gibi bu filmde de zamanda geriye dönüş sekansları yer alıyor.Yine bir flashback'le aklımdaki bu sorunun cevabını bulabileceğimi düşündüm film boyunca.Ne yazık ki alamadım cevabını.Artık bu kitabın bir eksiği mi, yoksa yönetmenin hatası mı bilemiyorum.Zaten 'kusur' olarak niteleyebileceğim tek şey de buydu bu filmde.


Bunun dışında oyuncuları bol bol övebilirim.Özellikle Jeanne Moreau, sinemanın efsane katilleri arasında yerini alabilecek bir karaktere hayat vermiş.Soğukkanlılıkla ve korkusuzca işlediği cinayetler ile anlıyoruz ki Julie'nin hayattaki nihai amacı 'intikam'.Amacını gerçekleştirdikten sonra ise ölümü yani David'e kavuşmayı arzuluyor.

Hitchcock filmlerinin gerilim atmosferini hissedebileceğiniz bu filme mutlaka bir şans verin,wikipedia'ya da çok güvenmeyin, kendinize iyi bakın..

İyi seyirler.

16 Ağustos 2012

Detachment / Kopma



Yapım: 2011 / ABD
Tür: Dram,Psikolojik
Yönetmen: Tony Kaye
Oyuncular: Adrien Brody, Lucy Liu, Marcia Gay Harden, Sami Gayle, Christina Hendricks, James Caan


Albert Camus'nün ''Ve hayatımda aynı anda hiç böylesine kendimden kopmuş ve bir o kadar da kendimde hissetmemiştim.'' sözüyle açılışı yaparak beni ilk dakikada ekrana kilitleyen filmin başrolünde Adrien Brody yer alıyor.Yönetmen koltuğunda ise Tony Kaye oturuyor.Evet, şu meşhur ''American History X''in yönetmeni kendisi ve yine American History X kadar çarpıcı, sarsıcı, tokat etkisi yaratan bir filmle karşımızda.

Henry Barthes (Adrien Brody), sorunlu çocukların olduğu bir okulda geçici olarak çalışacak olan bir öğretmen.Görmeye aşina olduğumuz sıradan okul hikayelerini, öğretmen-öğrenci ilişkilerini, sorunlu öğrencilerinin mucizevi bir şekilde doğru yolu bulmalarını sağlayan öğretmen tablosu gibi klişe sahneleri aklınızdan silin.Bu film bir şeylerin yolunda gideceğini müjdeleyip, umut aşılamaktan çok daha ötesini yapıyor, gerçeğin kendisiyle yüzleştirip, sorgulamamızı sağlıyor.

Eğitim sistemini, ebeveynlerin tutumlarını, kendi hayatımızı, belki de genelgeçer olarak kabullendiğimiz doğru yanlışlarımızı sorgulayacağımız bir film.Felsefe ile edebiyat arasında gidip gelen Tezer Özlü, Albert Camus, Ferit Edgü gibi yazarları okuyormuş hissine kapılacaksınız.


Esas karakterimiz Henry'ye gelirsek...Ekstra sorunlu öğrencilerine olan yaklaşımı eğitim fakültelerinde ders olarak okutulmalı.''İdealist bir öğretmen'' demek yetersiz kalacaktır belki de onu tanımlamak için.Filmi izledikten sonra ''Dersimi anlatır giderim''ci öğretmenleri 'öğretmen' diye isimlendiriyorsak Henry gibi öğretmenlere ne diyelim diye düşüneceksiniz muhtemelen.Benim bu tarz öğretmenler için kullandığım tabir ''Eğitimci'' oluyor.Onların sıradan öğretmenlerden farkları, sadece mesai saatlerinde değil 7 gün 24 saat öğretmen olabilmeleri.

Film sadece okul-öğretmen-öğrenci üçlüsünden ibaret değil.Parça parça da olsa Henry'nin çocukluğuna uzanıyoruz.Büyük bir travma yaşayan Henry'nin çocukluğuyla birlikte filmin psikolojik boyutu gün yüzüne çıkıyor.Okulda düzenlenen aileler gecesine hiçbir velinin katılmaması üzerine Henry'nin sarf ettiği şu sözler, onun aile hayatını, çocukluğunu da özetliyor: ''Aslında kendimi evimdeymiş gibi hissettim.Bir tane bile veli yoktu.''

Bu mimikler de Kristen Stewart'a kapak olsun.

Bu film çok yetenekli olduğunu düşündüğüm bir oyuncu keşfetmemi sağladı: Sami Gayle.Henry ile olan ilişkileri Leon - Mathilda ilişkisini anımsattı bana.Film çekilirken henüz 15 yaşında olmasına rağmen, profesyonel oyuncuları kıskandıracak bir performans sergilemiş.Adını bir kenara not ettim.Eminim çok önemli işlerde çıkacak karşımıza ilerde.


Efendim uzun lafın kısası herkesin izlemesi gereken bir film.Çünkü hepimiz ya öğrenciyiz,ya öğretmeniz,ya öğretmen adayıyız ya da birer veliyiz.Uzaktan yakından herkesi ilgilendiren didaktik denebilecek bir film.Kaçırmayın derim.
İyi seyirler.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...